Çin’in Afrika stratejisi: Yardım mı ‘sömürü’ mü?

Deniz Yaşayan

1950’de dört bağımsız Afrika devleti vardı. 1963’te bu devletlerin sayısı 30’a ulaştı. Bugün, 30 milyon metrekare yüz ölçümlük bir alanda, 55 devlet var ve bu devletler Birleşmiş Milletler’in (BM) yüzde 28’ini oluşturuyor. Bununla birlikte en az gelişmiş 50 ekonominin 27’si de bu kıtada.

Konumuz Çin. Çin’in burada ne aradığını, bu aradıklarına ulaşmak için temel stratejisinin ne olduğunu konuşacağız.

Bugünkü Çin’le Afrika ilişkilerinin başlangıç noktası olarak 1949’daki devrimi almak gerekiyor. Nitekim ‘komünist’ Çin’in kıtayla ilk ilişkileri 1955’te toplanan Bandung Konferansı’yla başladı. Bu konferans, dünya komünist hareketinin lideri Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) ve Amerika Birleşik Devletleri (ABD) arasında mücadele altında hırpalanan Asya ve Afrika devletlerini ‘Güney-Güney iş birliği’ adı altında bir araya getirdi ki daha sonra Bağlantısızlar Hareketi’nin doğuşu bu konferanstan etkilenecekti.

‘DİPLOMASİ İÇİN EKONOMİ’

‘Güney-Güney işbirliği’ retoriği, Çin’in kıtayla 1980’lere kadar sürdüreceği ideoloji temelli ilişkilerin dayanak noktası oldu. Yine de bu retorik, Angola’da SSCB ve Küba’nın askeri anlamda aktif olarak desteklediği Angola’nın Bağımsızlığı için Halk Hareketi (MPLA) güçlerine karşı Çin’in Washington’la eş güdüm içerisinde Angola’nın Tam Bağımsızlığı için Ulusal Birlik (UNITA) gibi aşırı sağcı oluşumları desteklemesine engel teşkil etmedi. Bu ‘Güney-Güney işbirliği’ retoriğini aşan eş güdüm çok sonraları SSCB’nin Afganistan müdahalesinin ardından cihatçı grupların desteklenmesinde de görülecekti.

Fakat asıl olarak SSCB-ABD çekişmesinden çıkar elde etme temelli, akademisyenlerin ‘diplomasi için ekonomi’ olarak da adlandırdığı bu sözde ideolojik yaklaşım çok uzun ömürlü olmadı. Mao Zedung’un ölümüyle iktidarı devralan Deng Xiaoping, liberal politikalarıyla Çin’i piyasalaşma sürecine soktu. Çin bu süreçte Afrika’yı unuttu.

Çin, 1971’de 26 Afrika devletinin de desteğiyle BM nezdinde tanınmıştı. Dolayısıyla artık Çin’in asıl odağı 1989’daki Tiananmen protestolarına kadar dizginsiz kapitalistleşme sürecini sürdürmekti. Sonunda ödülünü Dünya Ticaret Örgütü’ne katılabilerek alacaktı. Aslında SSCB de benzer bir süreçten geçmiş fakat bu süreçte Çin’den farklı olarak devletin sürekliliği bozulmuş, ‘birlik devleti’ yıkılmış, 1993’te farklı bir anayasa ve devlet ilan edilmişti.

Çin hızla gelişti.

Dünya devletleri yıllık yüzde 5 büyüme gösterirken Çin istikrarlı olarak yıllık yüzde 10 büyüme oranlarını gördü. Kimi zaman bu oran yüzde 14, 15’leri buldu. Şimdi ‘ekonomi için diplomasi’ dönemine geçilmişti. Ürün bolluğu vardı. Ticaret hızla arttı. 1970’lerin sonunda 20 milyar dolar olan dış ticaret hacmi, 2000’lerde 475 milyar dolar olmuştu ki bugün bu rakam 6 trilyon dolardır. 1970’lerin sonunda 300 milyar doları anca aşabilen gayrisafi yurt içi hasıla (GSYİH) 2000’lerde 1 trilyon dolara ulaşmıştı ki bugün bu rakam da 17 trilyon dolardır.

ENERJİ PATLAMASI: 7’YE 117

Fakat artan nüfus ve üretimin sınırlarını aşan devasa bir enerji gereksinmesi vardı. Bir örnek vermek gerekirse, GSYİH’si 1993’ten beri yedi kat artan Çin’in ham petrol ithalatı 117 kat artış gösterdi. Yukarıda değinildiği üzere var olan ürün bolluğunun bir şekilde elden çıkarılması, yanı sıra, Vladimir Lenin’in 20’nci yüzyılın başında ’emperyalizmin alametifarikası’ olarak işaret ettiği sermaye ihracının bir an önce gerçekleşmesi zorunluğa dönüştü. Çin sahip olduğu olağanüstü dövizi bir şekilde eritemezse işçi ücretleri ve akabinde fiyatlar artabilirdi. Oysa ABD aleyhine yaratılan dış ticaret açıklarının korunması için para biriminin değeri düşük kalmalıydı.

Böylece Çin, Afrika’yı yeniden keşfetti.

Çin hızla Mısır, Nijerya, Cezayir, Güney Afrika, Mozambik, Etiyopya, Angola, Nijer, Zambiya, Sudan, Demokratik Kongo Cumhuriyeti ve Fas pazarına girdi. Başlıca ilgi alanlarını petrol, doğal gaz, altın, bakır, uranyum oluşturuyordu.

Moskova’nın Batı Afrika’daki güncel hareketliliğinden farklı olarak Çin kıtaya geçici, kısa vadeli, taktiksel hamlelerle değil, kalıcı uzun vadeli, stratejik planlarla girdi. Çin’in ekonomi güdülü bu atılımının politik karşılığını görmek ilginçtir. Kıta devletlerine 1990-95 aralığında devlet başkanı, başbakan ve bakanlar düzeyinde 28 resmi ziyaret düzenlenmişken, 2000 sonrası benzer bir süre aralığında, örneğin 2006-2012 aralığında tam 317 resmi ziyaret düzenlendi. 1967’de kıtada 13 diplomatik misyon vardı, bugün 60 misyon var.

DYY, BORÇ, HİBE, KREDİ…

2000’lerin başında 10 milyar doları geçmeyen Çin-Afrika dış ticaret hacmi 2010 yılında 120 milyar dolara ulaştı ve Çin, kıtanın birinci ticari partneri oldu, bugün bu rakam 254 milyar dolara ulaştı. 2020 verilerine göre, Çin’in kıtaya ihracatı 114 milyar dolar, kıtadan ithalatı 62 milyar dolardı. Aslında Çin’in kıtadan ithalatı 2002, 2003 ve 2009 yılları dışında her zaman daha fazla oldu fakat 2015’te bu ivme tersine döndü.

Çin’in kıtadan ithalatının yüzde 90’ının enerji ve maden ürünlerinden, sadece yüzde 1’inin tüketim mallarından, ihracatının ise yüzde 76’sının yatırım ve tüketim mallarından oluştuğu düşünülürse, bu tablonun kıtanın geleceği için nasıl bir tehlike arz ettiği de anlaşılabilir.

Bu durum sürdürülebilir değil.

Bu noktada da Çinli girişimcilerin doğrudan yabancı yatırımları (DYY) ve doğrudan devlete ait bankaların hükümetin direktifleri doğrultusunda ‘Afrika’nın kalkınması’ adı altında sağladığı borç ertelemeleri ve afları, hibeler, düşük faizli ve faizsiz krediler devreye giriyor. Çin bir ‘borç diplomasisi’ yürüterek, Afrika’nın Çin yatırım ve tüketim mallarını satın alabilmesinin devamını sağlıyor, bununla birlikte gerçekleştirdiği bu finansmanı dönüşümü olan üretim sektörlerine değil, sağlık, eğitim, iletişim ve ulaşım gibi sektörlere sağlıyor. Afrika kısa vadede imar edilirken, uzun vadede endüstrisizleştirilip Çin üretimine daha da bağımlı kılınıyor. İstenen de bu. Nitekim dizginsiz Çin ekonomisinin ürün bolluğunun alternatifsiz olduğu bir pazara ihtiyacı var.

KALKINMA, AMA TÜKETEREK

Bu ‘borç diplomasisi’ stratejisini biraz daha açalım.

Çin’in Afrika’daki DYY’leri 2000’lerin başında 50 milyon dolardı, bugün 4 milyar doları aşmış durumda. Bu DYY’lerin yüzde 28’i madencilik, yüzde 27’si inşaat ve altyapı sektörlerine. Hibelerde de durum farksız değil. 2003’te 631 milyon dolar, 2015 sonrası 3 milyar dolar. Verilen kredilere baktığımızda da benzer bir sektörel dağılım görüyoruz. 2020’de verilen 160 milyar dolar kredinin 106 milyar doları ulaşım, enerji ve madencilik sektörüne. ‘Kalkınma’ denilen olgunun temelini teşkil eden kamu, tarım ve sanayi sektörlerinin payına düşen ise 5 milyar dolardan biraz fazlası. Diğer taraftan, kıtada faal 3 binden fazla Çinli şirketin olduğunu hatırlatalım. Bu şirketlerin çoğunun Çinli işçi çalıştırdığı da biliniyor. 2009’da gündeme gelen ‘Angola’daki Çinli şirketler’ örnek gösterilebilir, bilindiği üzere işçilerinin yüzde 80’inin Çin’den getirildiği ortaya çıkmış ve Pekin, ‘istihdam’ eleştirilerinin hedefi olmuştu.

Bu ‘borç diplomasisi’ sadece kıtanın toplam borcunun 145 milyar dolara çıkmasına sebep olmakla kalmadı, bu borcun ödenmesini Çinlilerin DYY’lerine ve Pekin’in hibe ve kredilerine bağımlı kıldı. Çin İhracat-İthalat Bankası’nın (Exim Bank) tahminlerine göre Pekin, 2025’e kadar Afrika devletlerine bu kapsamda 1 trilyon dolar finansman daha sağlamış olacak ve tahmin edilebileceği üzere bu finansmanın ancak ufak bir yüzdesi kamu, tarım ve sanayi sektörlerine ayrılacak. Aslında bu strateji sadece Afrika’yla sınırlı değil. Çin’den düzenli bir şekilde hibe alan 123 gelişmekte olan devlet var ve bunların sadece 41’i Afrika’da. Afrika’nın farkı, şu an için Çin’in hemen hemen rakipsiz olduğu tek kıta olması ki buna geleceğiz.

Burada şu sorulabilir: Afrika’nın bu gizli ‘sömürü’den çıkarı ne?

Afrika’nın çıkarı, dönüşümü olan sektörlerini kasten geliştirmemekle birlikte Çin’in sağlık, eğitim, iletişim ve ulaşım gibi görünür yaşam standardını artırmasıdır. GSYİH’sinin üçte biri inşaat sektöründen kaynaklandığı düşünülürse Çin için bu pek de şaşırtıcı değil ve kârlı. Ek olarak Afrika devletleri, Batı’nın sömürgeci geçmişinden, Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası’nın ‘şartlı’ kredilerinden bıkmış durumda. Sonuç olarak bir tarafta kanlı bir sömürgecilik tarihi, iç işlerine sivil toplum kuruluşları (STK) ve yaptırımlar aracılığıyla müdahale ve dizginsiz sömürü, öbür tarafta da -gerçek ya da bir yanılsama- dostluk ilişkileri, ‘iç işlerine karışmama’ anlayışı ve hizmet sektörüne gereğinden fazla önem veren başka bir tür ‘sömürü’ var. Afrikalılar olan bitenin son derece farkında ve kimse tarafından kandırılmış değiller. En azından şimdilik, en ‘makul’ seçenekleri bu.

TARAFSIZLIK = GÜVENLİK

Burada ‘iç işlerine karışmama’ prensibini de biraz açmak lazım, çünkü genellikle bir ‘jest’ olarak algılanıyor. Oysa ki bu prensip daha çok Çin’in çıkarınadır. Kıtadaki madenler bir tarafa, nüfus ve üretim için Çin’e kesintisiz sağlanması gereken petrol ve doğal gazın yüzde 25’i Afrika’dan geliyor. Çin’in önemli bir diğer tedarikçisi de Ortadoğu. Her iki kıta/alt-kıta da istikrarsızlık, iç savaş, darbe üçlüsüne fazlasıyla aşina olduğundan, enerji güvenliğini herhangi bir isme ve hükümete bağlı hâle getirmemek Çin için en akıllıcası. Bu tür politik duruşları ekonomi belirler. Örneğin enerji güvenliğini ‘kendinde’ sağlamış bulunan Moskova’nın kıtadaki silah ihracatının yüzde 70’ini üstlenmesi, kıtada sürekli olarak ‘kolektif Batı’ iş birlikçileri ve karşıtları yaratıyor. Mali, Burkina Faso, Gine ve son olarak Nijer’de halkın desteğini de arkasına alan cunta liderlerinin Ruslar tarafından açıkça desteklenebilmesinin sebebi bu. Moskova için bir saflaşma ve kaos, enerjiden sonra ona en çok kâr getiren savunma sanayisinin daha fazla pazar bulması demek. Oysa Çin’in bu tür saflaşmalarda bir çıkarı yok. Öyle ki Nijer cuntasına askeri müdahale tehdidinde bulunan ABD’nin kıtadaki sadık müttefiki Nijerya, Çin’in de müttefiki.

Öte yandan, Çin kıtada henüz yeni ve SSCB mirasını devralan Rusya gibi bir toplumsal tabanı da yok. Tabiri caizse Wagner dahil, hiçbir Rus birliğinin bulunmadığı bir ülkede, kimsenin tanımadığı bir cunta lideri iktidarı devirip, destekçileri de Fransa üslerini taşlarken Rusya bayrağı taşıyor, Çin değil. Bu durumun farkında olan Çin tüm kıtaya yayılmış 43 Konfüçyüs Enstitüsü ve ‘büyük dörtlü’ de denilen Xinhua, China Daily, CRI ve CGTN’si aracılığıyla kültürel etkisini güçlendirme, en azından kendisini anlatma isteğinde olabildiğince riskli hareketlerden kaçınıyor. Ayrıca bir sabun köpüğü gibi dağılmaması için kurmuş olduğu tek taraflı ‘bağımlılık’ ilişkisini de kurumsallaştırıyor. 1980’lerden beri üç yılda bir toplanarak çeşitli kararlara imza atan ve kıtadaki nitelikli personellere eğitim ve burs olanağı sağlaması bakımından bir tür ‘lobi’ işlevi gören Afrika İşbirliği Forumu (FOCAC), Çin-Afrika İş Konseyi, Çin-Afrika Kalkınma Fonu ve her yıl 400’den fazla yatırımcıyı bir araya getiren Çin-Afrika İş ve Yatırım Forumu bu kurumsallaşmanın örnekleri arasında görülebilir.

FİNANSMAN MI ‘ZOR’ MU?

Tüm eksikliklerine rağmen Çin, Afrika’da en büyük rakibi olarak değerlendirilen ABD’yi tüm ekonomik göstergelerde geçmiş durumda. Basit bir karşılaştırma için 2000-2015 rakamlarına bakarsak, ABD Exim Bank’ının kıtanın enerji ve maden sektörlerine 1 milyar 200 milyon dolar finansman sağlarken, Çin Exim Bank’ı aynı sektörlere 18 milyar dolar finansman sağlayabildiğini görürüz. Eğitim, sağlık, iletişim ve ulaşım gibi sektörlerde ise bu uçurum daha da derinleşiyor. ABD’nin 283 milyon dolarlık finansmanına karşı Çin’in 28 milyar dolarlık finansmanı.

ABD’nin kıta pazarının tümünü belirli bir zaman sonra Çin’e kaptırması kaçınılmaz. Petrolünün yüzde 10’unun Afrika’dan geldiği düşünülürse ABD, enerji ve maden kaynakları yönünden Afrika kıtasına Çin kadar ‘bağımlı’ da değil. Afrika’daki öngörüsüz politikalar ve gecikmişliğinde bunun bir etkisi de olabilir.

Yine de ABD’nin -merkezi Almanya’nın Stuttgart kentinde bulunan- Afrika Komutanlığı (AFRICOM) muhtemelen hâlâ kıtadaki en etkili güç ve Washington’la temeli SSCB karşıtı mücadele döneminde atılmış geleneksel ilişkilerini bozmaktan çekinen birçok Afrika devleti var. Tabii bir de Batılı güçlerin zaman zaman birer ‘aparat’ olarak kullandığı bilinen Boko Haram, IŞİD, El Şebab ve Mağrip El Kaide’si gibi örgütler.

Hiçbir hegemon, ekonomik gücünü rakibine gönüllü bir şekilde devretmez. Tüm politik, askeri, hatta kültürel gücünü seferber eder ve durumu lehine çevirmek ister.

Peki bu ‘tam teşekküllü’ sınama için Çin hazır mı?

Tarih gösterecek.


KAYNAKÇA
1- World Bank, World Development Indicators.
2- UNCTAD, Bilateral FDI Statistics.
3- CEIC Data. China Foreign Direct Investment. https://www.ceicdata.com/en/indicator/china/foreign-direct-investment
4- Arslan, İ. (2018). Bir Ülke-Bir Kıta İlişkileri: Çin-Afrika Örneği. Yönetim Bilimleri Dergisi, 16 (31), 125-142.
5- Turgutoğlu, K. (2020). Ekonomik Diplomasinin Ekonomik Güvenliğe Etkisi: Çin-Afrika İlişkileri Analizi. Diplomasi Araştırmaları Dergisi, 2 (1), 75-97.
6- Orallı, L. E. & Sayar, M. B. (2023). Çin’in Afrika Açılımı ve Afrika Kıtasının Çin İçin Stratejik Önemi. İmgelem, 7 (12), 47-72 .
7- Demirtaş, T. (2023). Küresel Rekabetin Afrika Cephesi: ABD ve Çin Politikalarının Karşılaştırılması. TESAM Akademi Dergisi, 10 (1), 247-269.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

x